En korkulan kelime kavramı etrafında şekillenen ideolojik ve ekonomik tartışmalar, usta gazeteci Soner Yalçın tarafından kaleme alınan son yazıyla birlikte kamuoyunda geniş bir yankı uyandırırken Türk Dil Kurumu (TDK) ve Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) gibi kurumsal yapıların tarihsel süreçteki rollerini yeniden gündeme taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti (TC) iktisat tarihinden küresel finans mekanizmalarına kadar uzanan bu geniş ölçekli değerlendirmede, sosyo-ekonomik sistemlerin kavramsal tercihler üzerinden nasıl şekillendirildiği tarafsız bir yayıncılık anlayışıyla incelenmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) kalkınma raporları ve Dünya Bankası (DB) politika analizleri ışığında hazırladığımız bu rehber niteliğindeki haber makalemizde, siyasi ideolojiler tarihinde kamuculuk düşüncesinin gelişimini, neoliberal ekonomi politikalarının sosyal devlet üzerindeki baskısını, küresel krizler karşısında devlet müdahalesinin rolünü, medya dilinin toplumsal algıdaki yerini ve geleceğin ekonomi stratejilerinde kamu yararı ilkelerinin hayati önemini detaylandıracağız. Konuyla ilgili tüm tarihsel arka plan, sosyolojik çözümlemeler ve uzman görüşleri makalemizin ilerleyen bölümlerinde tüm ayrıntılarıyla ele alınacaktır.
Siyasi İdeolojiler Tarihinde Kamuculuk Düşüncesinin Gelişimi
Siyaset bilimi ve iktisat tarihi incelendiğinde, toplumsal sınıfların ve yönetim моделейinin kullandığı terminolojilerin dönemlere göre büyük değişimler gösterdiği net biçimde görülmektedir. Özellikle 20. yüzyılın başlarında egemen hale gelen kamusal üretim modelleri, devletin iktisadi hayattaki düzenleyici rolünü en üst seviyeye çıkarmıştır. Ancak küresel pazar dinamiklerinin değişmesiyle birlikte serbest piyasa savunucuları tarafından En korkulan kelime olarak nitelendirilen kamuculuk anlayışı, iktisat literatüründe kasıtlı biçimde unutturulmak istenmiştir. Tarihsel süreçte serbest piyasa aktörleri açısından korkulan kavram haline gelen bu terim, aslında toplumun geniş kesimlerinin temel hizmetlere erişimini güvence altına alan stratejik bir sütun görevi görmüştür. TC kuruluş yıllarında uygulanan karma ekonomi modeli ise planlı kalkınmanın en başarılı örneklerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Gelişmekte olan ülkelerde devletin üretim süreçlerinden tamamen çekilmesi, sosyal adalet mekanizmalarının zayıflamasına yol açmıştır. DPT tarafından 1960 sonrasında hazırlanan 5 yıllık kalkınma planları, stratejik yatırımların kamu eliyle yapılmasını ve bölgesel gelişmişlik farklarının kapatılmasını hedeflemiştir. Fabrikaların, demiryollarının ve enerji santrallerinin milli kaynaklarla inşa edilmesi toplumsal refahın tabana yayılmasında büyük rol oynamıştır. İktisadi bağımsızlığın temel şartı olarak görülen kamu yatırımları, uzun yıllar boyunca ulusal ekonominin taşıyıcı kolonu olmuştur.
Küreselleşme dalgasının tüm dünyayı kuşattığı 1980 sonrasında ise ekonomi politikalarında radikal bir eksen kayması yaşanmıştır. Kamu mülkiyetinde bulunan stratejik varlıkların özelleştirme idaresi kanalıyla satılması, devletin piyasadaki düzenleyici gücünü kademeli olarak zayıflatmıştır. Neoliberal iktisatçılar tarafından En korkulan kelime etiketi yapıştırılan kamusal denetim, piyasa serbestisine engel bir unsur gibi sunulmuştur. Ekonomi yönetimi jargonunda adeta çekinilen sözcük konumuna getirilen devletçilik ilkesi, küresel sermayenin dolaşımını kolaylaştıran söylemlerin gölgesinde kalmıştır. Bu zihniyet dönüşümü, kamu yararı kavramının iktisat politikalarındaki ağırlığını ciddi oranda azaltmıştır.
Toplumsal yapıda meydana gelen bu dönüşüm, eğitim ve sağlık gibi temel insani hakların dahi piyasa şartlarına terk edilmesine neden olmuştur. Sosyal devlet ilkesinin aşınmasıyla birlikte gelir adaletsizliği uçurumu hızla derinleşmiştir. BM verilerine göre son 40 yılda dünyadaki servet dağılımı piramidinin en üstündeki %1’lik kesim, küresel zenginliğin yarısından fazlasını kontrol eder hale gelmiştir. Bu durum, kamusal politikaların terkedilmesinin yarattığı sosyo-ekonomik tahribatı açıkça ortaya koymaktadır.
Neoliberal Ekonomi Politikalarının Sosyal Devlet Üzerindeki Basıncı
Neoliberal doktrinin küresel düzeyde egemenlik kurmasıyla birlikte, kamu mülkiyeti ve kamusal hizmet kavramları systematically itibarsızlaştırılmıştır. Piyasanın kendi kendini düzenleyen görünmez bir ele sahip olduğu iddiası, devletin sosyal koruma kalkanlarını tek tek lağvetmesine gerekçe yapılmıştır. Yönetici elitlerin söylemlerinde En korkulan kelime haline dönüştürülen kamusal planlama, verimsizlik ve bürokrasi ile eşdeğer tutulmaya çalışılmıştır. DB tarafından gelişmekte olan ülkelere dayatılan yapısal uyum programları, bütçe kısıntılarının ilk olarak sosyal harcamalara uygulanmasını zorunlu kılmıştır.
Özelleştirme politikalarının hız kazanmasıyla birlikte enerji, iletişim ve ulaşım gibi kritik altyapı tesisleri özel sektör konsorsiyumlarına devredilmiştir. Bu devir işlemleri sırasında kamusal çıkarların gözetilmemesi, hizmet maliyetlerinin vatandaşlar için aşırı yükselmesine sebep olmuştur. İktisat literatüründe serbest piyasacı yazarlarca ürküten terim olarak kabul edilen devlet müdahalesi, aslında piyasa başarısızlıklarının ve tekelleşmelerin önüne geçebilecek biricik enstrümandır. Ancak bu gerçeklik, küresel sermaye gruplarının finansal lobi faaliyetleri neticesinde sürekli göz ardı edilmiştir.
Sosyal güvenlik sistemlerinin ve emeklilik fonlarının özelleştirilmesi yönündeki adımlar, çalışan kesimlerin geleceğini finansal piyasaların spekülatif hareketlerine açık hale getirmiştir. İş gücü piyasasındaki esnekleştirme uygulamaları, sendikal örgütlenmeyi zayıflatmış ve güvencesiz çalışma biçimlerini yaygınlaştırmıştır. Hak arayışlarının engellendiği bu yeni düzende, emekçilerin milli gelir içerisindeki payı günden güne gerilemiştir. Toplumsal dayanışma kültürünün yerini bireysel ayakta kalma mücadelesi almıştır.
Ekonomi medyasında ve akademik yayınlarda hakim kılınan söylem kalıpları, kamusal finansman arayışlarını büyük bir ekonomik kriz sebebi gibi göstermiştir. Vergi adaletsizliğinin tırmandığı bu süreçte, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki oranı %70 seviyesine kadar tırmanmıştır. Egemen finans odakları tarafından ürkütücü ifade şeklinde kategorize edilen servet vergisi veya kamusal kamulaştırma, ekonomi tartışmalarından tamamen silinmek istenmiştir. Bu durum, dar gelirli kitlelerin üzerindeki mali yükü çekilemez noktaya taşımıştır.
Gelinen noktada neoliberal politikaların yarattığı tıkanıklıklar, sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, gelişmiş batı ekonomilerinde de ciddi toplumsal çalkantılara yol açmaktadır. Piyasa aktörlerinin kendi çıkarlarını toplum yararının önünde tutması, ekolojik yıkımdan finansal krizlere kadar geniş bir felaketler silsilesine zemin hazırlamıştır. Uluslararası akademide En korkulan kelime olarak görülen kamusal mülkiyet, küresel krizlerin çözümünde yeniden tartışmaya açılmaktadır. Serbest piyasa taraftarlarınca korkulan terim olarak nitelendirilen devlet gözetimi, sistemin çökmeme garantisi olarak tekrar hatırlanmaktadır.
Küresel Krizler Karşısında Planlama ve Devlet Müdahalesinin Rolü
2008 küresel finans krizi ve ardından yaşanan pandemik salgın süreçleri, serbest piyasa ezberlerini darmadağın eden somut tecrübeler sunmuştur. Finansal devlerin ve devasa bankaların iflasın eşiğine geldiği anlarda, piyasaları kurtarmak adına yine kamu kaynaklarına başvurulmıştır. Devletlerin trilyonlarca dolarlık likidite enjeksiyonu ve kamulaştırma hamleleri, serbest piyasa ideolojisinin çelişkilerini net biçimde gözler önüne sermiştir. Kriz zamanlarında kamu gücüne sığınan sermaye grupları, kriz sonrasında ise yeniden kamuculuk karşıtı söylemlerine sarılmıştır.
Salgın döneminde özel sağlık sistemlerinin tıkanması ve aşı tedarikinde yaşanan bencil yaklaşımlar, güçlü bir sosyal devletin hayati önemini kanıtlamıştır. İlaç sanayiinden hastane altyapısına kadar her alanda kamusal kapasitenin ne kadar stratejik olduğu anlaşılmıştır. Siyasi terminolojide En korkulan kelime ilan edilerek ötelenen planlama kavramı, tedarik zinciri krizleri karşısında üretimin yeniden ayağa kaldırılmasının tek aracı haline gelmiştir. BM ve DB gibi kurumlar dahi hazırladıkları son raporlarda devletlerin stratejik sektörlerde denetimi ele alması gerektiğini kabul etmek zorunda kalmıştır.
İklim krizi ile mücadelede de özel sektörün kar odaklı yaklaşımının yetersiz kaldığı gün gibi aşikardır. Yenilenebilir enerji yatırımlarının ve karbon emisyon azaltımlarının piyasa dinamiklerine bırakılması, küresel ısınma felaketini daha da hızlandırmaktadır. Yeşil dönüşüm süreçlerinde tahrik edici kelime olarak algılanan kamusal bağlayıcı kotalar ve zorunlu yaptırımlar, gezegenin geleceğini korumanın yegane yolu olarak belirmektedir. Devletlerin cezalandırıcı ve yönlendirici kamusal gücü olmadan çevresel felaketlerin önüne geçilmesi mümkün görülmemektedir.
Teknolojik altyapı ve yapay zeka alanındaki gelişmeler de kamusal denetim ihtiyacını her geçen gün artırmaktadır. Büyük veri tekellerinin kişisel verileri manipüle etmesi ve demokrasiyi tehdit eder hale gelmesi, devletlerin dijital egemenlik alanları oluşturmasını gerekli kılmaktadır. Çin ve Avrupa Birliği gibi aktörlerin teknoloji şirketlerine yönelik sert kamusal düzenlemeleri, bu alandaki kamusal müdahalenin kaçınılmazlığını göstermektedir. Bilginin ve verinin kamu yararına kullanımı, önümüzdeki dönemin en kritik mücadele alanı olacaktır.
Medya Dili ve İdeolojik Kavramların Toplumsal Algıdaki Yeri
Kavramların ve kelimelerin toplumsal bilinci şekillendirmedeki gücü, medya organlarının dili kullanımıyla doğrudan yakından ilişkilidir. Egemen medyanın ekonomi haberlerinde kullandığı argümanlar, kamusal harcamaları bütçe deliği, özelleştirmeleri ise verimlilik hamlesi olarak sunmaktadır. Bu haber dili neticesinde En korkulan kelime olarak etiketlenen toplumsal mülkiyet, vatandaşın zihninde olumsuz bir imaja büründürülmektedir. Medya stüdyolarında korkulan sözcük muamelesi gören kamulaştırma, mülkiyet hakkına müdahale gibi gösterilerek kamuoyunda endişe yaratılmaktadır.
Soner Yalçın’ın kaleme aldığı çözümlemeler, dilin ve kavramların ne denli büyük bir ideolojik savaş alanı olduğunu açıkça göstermektedir. Kelimelerin anlam bağlamlarının değiştirilmesi, kitlelerin kendi haklarını talep etmesini engelleyen bir zihinsel pranga işlevi görmektedir. Kamusal eğitim ve parasız sağlık talepleri dahi ütopik veya iktisadi gerçeklerle bağdaşmayan istekler gibi sunulmaktadır. Oysa bu haklar, çağdaş sosyal devletlerin vatandaşlarına sunduğu temel Anayasal teminatlardır.
TDK verilerine ve dil bilimi araştırmalarına göre, bir kavramın dilden ve kamusal söylemden düşürülmesi, o kavramın temsil ettiği toplumsal ihtiyacın da görünmez kılınmasına yol açmaktadır. Sözcük dağarcığından çıkarılan kamuculuk ve devletçilik, toplumsal hafızadan silinmeye çalışılmaktadır. Ancak yaşanan somut ekonomik zorluklar ve geçim sıkıntıları, kitlelerin yeniden bu kavramların sunduğu çözümlere yönelmesine sebep olmaktadır. Hakikatlerin örtülmesi, hayatın gerçekleri karşısında uzun süre tutunamamaktadır.
Bağımsız haber portalları ve araştırmacı gazetecilik faaliyetleri, medya dilindeki bu ideolojik ablukayı kırmada vital bir role sahiptir. Alternatif medya kanalları sayesinde kamusal politikaların ve sosyal devlet mekanizmalarının faydaları geniş kitlelere anlatılabilmektedir. Toplumsal farkındalığın artması, ekonomi politikalarının sorgulanmasını ve halkın kendi yararına olan kamusal çözümleri talep etmesini beraberinde getirmektedir. Zihinsel özgürleşme, dilin özgürleşmesiyle başlamaktadır.
Geleceğin Ekonomi Stratejilerinde Kamu Yararı İlkelerinin Önemi
Geleceğin dünyasında sürdürülebilir bir ekonomik düzenin kurulması, kamusal akıl ve devlet planlamasının yeniden merkeze alınmasıyla mümkündür. İklim krizinden gelir adaletsizliğine, jeopolitik gerilimlerden teknolojik dönüşüme kadar yüzleştiğimiz tüm küresel sınamalar karma ekonomi modelini zorunlu kılmaktadır. Neoliberal finans çevrelerince çekinilen terim olmaktan çıkarılması gereken kamusal yatırım anlayışı, yeni istihdam alanlarının yaratılmasında ve yerli üretimin teşvik edilmesinde temel güç olacaktır. Stratejik sektorlerde kamunun öncülük etmesi, ulusal ekonomilerin dış şoklara karşı direncini yükseltecektir.
TC iktisat politikalarında da 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden bu yana biriken kamusal deneyimler, gelecek vizyonunun oluşturulmasında yol gösterici niteliktedir. Yerli üretimin desteklenmesi, tarımda self-sufficiency yani kendine yeterliliğin sağlanması ve sanayileşme hamlelerinin kamusal katkılarla ivmelendirilmesi şarttır. DPT benzeri bağımsız ve nitelikli planlama kurumlarının yeniden fonksiyonel hale getirilmesi, kaynakların verimli kullanımı açısından hayati önem taşımaktadır. Uzun vadeli stratejik planlama olmadan sürdürülebilir büyüme yakalanamaz.
Sosyal devletin güçlendirilmesi, sadece bir adalet meselesi değil, aynı zamanda ekonomik istikrarın da ön koşuludur. Gelir dağılımının düzeltilmesi, iç talebin canlı tutulmasını ve yoksulluk riskinin ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. Kamusal eğitim ve bilimsel araştırma yatırımlarının artırılması, nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesine zemin hazırlayacaktır. İnovasyon ve teknolojik gelişme, ancak güçlü bir kamusal altyapı üzerinde yükselebilir.
Özetlemek gerekirse, Soner Yalçın tarafından incelenen ve tartışmaya açılan bu tarihi konu, ülkemizin ve dünyamızın geleceğini doğrudan ilgilendiren fikri bir eşiktir. Kapitalist sistemin yarattığı tahribatları onarmak ve kapsayıcı bir toplumsal refah inşa etmek için En korkulan kelime olarak lanse edilen kamuculuk ilkesine yeniden sarılmak zorundayız. Egemen finansal çevreler tarafından ürküten ifade muamelesi gören devlet planlaması ve kamu yararı, 21. yüzyılın getirdiği karmaşık krizleri aşmamızı sağlayacak yegane pusuladır. TDK, DPT, BM ve DB verilerinin de ortaya koyduğu üzere, insan odaklı ve kamusal temelli bir ekonomi modeli, gelecek nesillere daha adil, mürefeh ve yaşanabilir bir dünya bırakmanın birincil şartıdır.
